Zeynep Yıldız
Zeynep Yıldız.jpg
Rauf Yektâ Bey’in “Kayıp” Hazinesinden Bir Parça PDF Yazdır
 
"Türk çarşısı söndü, bütün değişikliğin silsilesi saymakla biter tükenir mi? Tepeden tırnağa içimizden dışımıza kadar muttasıl değiştik. Buna hayat manasını ima eden bir kelimeyle yenileşme diyorduk, halbuki bir hey'etin ölümüydü! Bu tedricî ölümde eski sanatlar birer birer kayboluyordu, yalnız bir derceye kadar şiir ve dikkat edilmeye çok şayan bir kudretle, musiki devam ediyordu. Şimdi el'an o alemin hayatı musikide devam ediyor..."1
Yahya Kemal
 
 
 
Mûsikînin o pek az sanata nasip olan bir talihle, gücünü ve heybetini kaybetmeden günümüze taşınmasında, kuşkusuz bu sanatı sahiplenen, onu anlamlandırmaya ve anlatmaya çalışan ilim adamlarının rolü çok büyük. Mesud Cemil’in ifade ettiği gibi; “içinde bulunduğumuz yüzyılın başında, modern anlayışla muhafazakâr duyguyu bağdaştırarak Türk Mûsikîsinin ilmî izah ve tahlillerini ilk yapan adam”2 olan Rauf Yektâ Bey, mûsikîmizi maruz kaldığı darbeden tedavi edilebilir yaralarla kurtaran ilim adamlarından biri ve ilkidir. O’nun mûsikîmize, derin bir saygıya layık olan bu katkısı, kuşkusuz başlı başına bir araştırma konusudur. Biz yazımızda, bu büyük ilim adamının mûsikîmize dair çabalarından yalnızca birine değineceğiz.
 
Yaklaşık birbuçuk sene evvel, 14.yy’da yazılmış Farsça bir musiki risalesi olan Kenzü’t-Tuhaf isimli eserin nüshalarını araştırırken, Rauf Yektâ Bey ile karşılaşacağımızı tahmin etmiyorduk. Henüz yolun başındaydık ve bu eserin Türkiye’de hiç bir nüshasının olmadığı duyumları hevesimizi kırmaya fazlasıyla yetiyordu. Eserin Paris ve Londra nüshalarına ulaşmış olmamız bizi sevindirmekle birlikte Doğu medeniyetinin bu eşsiz eserinin bir nüshası da Doğu topraklarında bulunamaz mı diye düşünürken bu meseleyi bizden çok daha önce düşünmüş bir ilim adamı gözlerimizdeki karanlığı aydınlığa çevirdi. Edebiyat araştırmacısı bir dostumuzdan gelen bir haberle yönümüzü İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsüne çevirdik. Zira burada, Rauf Yektâ Bey’in, kendi el yazısıyla kopyaladığı pek çok el yazması eser mevcuttu. Üstelik Hüseyin Sadettin Arel’in bağışladığı kitaplar arasında...
 
Hüseyin Sadettin Arel kütüphanesi, pek çok araştırmacının ve enstitünün doğruladığı bir bilgiyle, kendisinin ölümünden sonra, ailesi tarafından İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesine bağışlanmıştır.3 Bu koleksiyon, yine pek çok araştırmacının doğruladığı gibi, oldukça değerli eserler içermektedir. Üstelik Arel’in ilk kurduğu kütüphanesi İstanbul’da kayın pederi Abdurrahman Nureddin Paşa’nın konağında kaldığı yıllarda, konakta çıkan (Nazmi Özalp’e göre işgal kuvvetleri tarafından kasten çıkarılan) bir yangın sırasında yanıp kül olmuştur. Arel’in bu kütüphanesinde, o yıllarda çıkarmakta olduğu Şehbal dergisine ait çok büyük bir koleksiyonun da bulunmakta olduğu rivayetler arasındadır. Arel’in, ikinci kütüphanesini İzmir’deki evinde oluşturduğu da aktarılan bilgiler arasındadır.4 Enstitüye aktarılan kütüphane de büyük olasılıkla bu ikinci kütüphanesidir.
 
Hüseyin Sadettin Arel’in Türkiyat Enstitüsü’ne bağışladığı bu zengin koleksiyon, uzun süre pek çok araştırmacı tarafından farkedilmedi. Bunda kuşkusuz, Türkiyat’ın başında bulunan, araştırmacıya kolaylık olsun değil, zorluk olsun çabasıyla işleri yürüten zihniyetin katkısı pek büyük. Ancak bir kaç yıl önce Türkiyat Enstitüsü’nün başına getirilen ve malesef şu sıralar, oradaki önemli hazineyi yeniden terkederek özel bir üniversitenin rektörlüğüne getirilmiş olduğunu duyduğumuz, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü eski hocası Sayın Prof.Dr. Musa Duman (Kendisine bu vesileyle teşekkürü borç biliriz) sayesinde, o hazineye bir nebze olsun nüfuz etme şansını elde ettik. Karşılaştığımız manzara inanılmazdı. Kim derdi ki Rauf Yektâ Bey, pek çok yazmayı kendi el yazısıyla harf harf kopya edecek, bu defterlerini Hüseyin Sadettin Arel’e emanet edecek, bu defterler Arel Kütüphanesiyle birlikte Türkiyat Enstitüsüne hibe edilecek ve biz de o defterlere ellerimizle dokunabilme bahtiyarlığına erişebileceğiz. Orada yaşadığımız heyecan ve mutluluk, tarif edilemez duygular olarak hatıralarımızda yer alırken, bugün pek çok araştırmacı tarafından, torunu Yavuz Yektay’da olduğu düşünülen ve kendisi tarafından ulaşımına kesinlikle müsade edilmediği için kayıp olarak nitelendirilen5 Rauf Yektâ Bey hazinesinin en azından bir kısmının ellerimizin altında, araştırılmaya, incelenmeye, değeri ve kıymeti bilinerek baş tacı edilmeye müsait ve muhtaç bir halde durduğuna şahit olmuş olduk.
 
Rauf Yektâ Bey’in bu istinsah çalışmalarından, Hüseyin Sadettin Arel şöyle bahsediyor; “Rauf Yektâ Bey’in İstanbul Kütüphanelerinde istinsah etmediği kütüb-i musikiyye yoktur. Hatta en mühimlerinin muhtelif kütüphanelerdeki nüshalarını sûret-i mükerrerede [tekrar tekrar] mukayese ederek vücûdu melhûz [muhtemel] olan sehv-i nâhızdan [istinsah yanlışlığından] kurtulmağa çalışmıştır. Bizim kütüphanelerdeki tezebzüb-i idareye [karışık idareye] vakıf olanlar yalnız şu suûbetin iktihâmına [güçlüğe karşı koyma] bir muvaffakiyet derler. Fakat Rauf Bey onları istinsah ile iktifâ etmemiş [yetinmemiş], hepsini ayrı ayrı tedkîk ve tenkîd ile Fârisî ve Arabî olanların birçoklarını da tercüme etmiştir.”6
 
İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsünün Hüseyin Sadettin Arel armağanı olan bölümü numara 60’da yer alan bir defter var elimizde. Defterin başında, Rauf Yektâ Bey’in “Vesselam” başlığıyla yazdığı ve “Rauf Yekta” imzasıyla bitirdiği, eserlerin nereden ve nasıl kopya edildiğine dair Türkçe, kısa bir paragraf yer alıyor. Paragrafta yazılanlar şöyle;
 
İstanbul kütüphanelerinin hiç birinde nüshası bulunmayan bu nadir risalenin aslı Londra’da India Office Library nam kütüphanede 2763 nümero ile mahfuz iken Almanya Sefarethanesi’nin tavassut ve iltimasıyla getirtilerek istinsah edilmiştir.
17 Kânunuevvel 1920 tarihine ve leyle-i mübareke-i mi'raca musadif çarşamba günü vakt-i zuhurda Beyoğlu’nda Sıraserviler Caddesi’nde Alman Tarih Enstitüsü Kütüphanesi’nde hıtam-ı istinsahı müyesser oldu.”
alt
 
Bahsi geçen, Rauf Yektâ Bey’in bu nadide eserleri kopyaladığı kütüphane olan India Office Library, “Honourable East India Company” tarafından, doğudaki memur ve müstahdemlerinin işleri konusunda kendilerine verilmiş olan çeşitli koleksiyonların deposu olmak üzere 1801’de Londra’da oluşturulmuş bir kütüphanedir. 1947’deki Hindistan’ın bağımsızlığından sonra, India Office’in lağvedilmesi üzerine kütüphane “Commonwealth Relations Office” dairesine katıldı ve doğrudan doğruya o departmanın hükümet sekreterliğinin kontrolüne girdi. Bununla beraber eski adını muhafaza etti. Kütüphanenin kaynakları 20.000 kadar Şark yazması, 1000 kadar Avrupa dilleri yazmaları ve 250.000 miktarında basılmış kitaptır ki bunların çoğu Doğu dillerine aittir. Ayrıca kütüphane büyük ölçüde resim, minyatür ve karakalem koleksiyonuna sahiptir. Çoğunlukla Hindistan’dan getirildiği anlaşılan bu devasa Doğu mirasının, İngiltere’de kurulmuş bir kütüphanede ne aradığı sorusu, dünyanın bir zamanlar nasıl acıklı bir sömürüye sahne olduğu meselesini akıllara getirmekle birlikte ayrı bir araştırma konusudur.7
 
Defterin içerisinde, Rauf Yektâ Bey’in İndia Office Library’den el yazısıyla kopyalayarak ülkemize taşıdığı dört önemli risâle; “Kenzü’t-Tuhaf fi’l Mûsikî”, “Risâletü’l-Kindî”, “Kitâbü’l-İkâ’at fi’l-Mûsikî” ve “Risâle-i Edvâr” yer alıyor. Bunlardan Kenzü’t-Tuhaf, Farsça yazılmış bir mûsikî risâlesidir ve 14.yy’da Hasan Kâşâni tarafından yazıldığı tespit edilmiştir. 15.yy’da yazılmış Türkçe edvarlar arasında önemli bir yere sahip olan Ahmedoğlu Şükrullah’ın Kitâb-ı Edvâr-ı Mûsikî kitabının özellikle çalgılarla ilgili bölümü bu eserden tercüme edilmiştir. Risâletü’l-Kindî, İslam dünyasında eserleri bize ulaşan ilk mûsikî bilgini olan Kindî’ye ait Arapça bir risaledir. Bu eser, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde çalışılmıştır.8 Kitâbü’l-İkâ’at fi’l-Mûsikî, 10.yy’ın büyük filozofu Fârâbî’ye ait Arapça bir eserdir. Risâle-i Edvâr ise eskiden genel olarak mûsikî konusundaki kitaplara verilen isimdir ancak defterde yer alan eser, Tireli Kadızâde’ye ait olan Türkçe bir edvârdır.
Bu dört risaleden başka, defterin son sayfalarının arasında bulunan bir kaç kağıt ve bir zarf dikkati çekiyor. Belki de en heyecanlandığımız anlar bu zaman dilimleri, çünkü eski edebiyatın ve mûsikînin üstadlarının, özeni ve zerafetiyle kendine hayran bırakan üslubu, hitaptaki inceliği hep mektuplarla ortaya çıkar. O mektuplardan birine dokunma şerefine erişmek bile yeterliyken, biz kendimizi onları okuma çabasının içine atıyoruz. Şüphesiz mektuplar “özel”dir. Belki de bu yüzden daha çok merak celbeder. Bizim Rauf Yektâ Bey’in ve Hüseyin Sadettin Arel’in bu “özel” mektuplarını okuma çabamız, o üslubun karşı konulamaz çekiciliğinin bir sonucu olmasının yanında, belki tarihi bir kaç not, bir kaç söz zerresi daha buluruz ümidinin de yansıması. Bu merak sebebini bir kenara bırakırsak, mektupların bizde uyandırdığı bu heyecan, onların içeriğiyle birleşince oldukça manidar oluyor.
Günümüz zarf boyutlarına göre küçük bir zarf. Zarfın üzerinde, çok küçük güzel bir el yazısıyla; “Muhterem Sadettin Bey Efendi’ye Takdîmim” yazıyor. Bu “takdîm” kime ait olabilir? Heyecanla zarfı açtığımızda ikiye katlanıp zarfın içine konmuş, iki farklı kağıt ve iki farklı el yazısıyla karşılaşıyoruz. Kağıtlardan biri, zarftaki yazıya, diğerine kıyasla daha çok benziyor. Mürekkep rengine ve yazı stiline baktığımızda da evet diyoruz; bu zarfın esas sahibi bu kağıt olabilir. Zarfın esas sahibi olan kağıdın hitabı da, zarftakine uygun bir şekilde; “Pek muhterem Sadettin Beyefendi” sözleriyle başlıyor. Şimdi o kağıdın üzerindeki zamanın izlerine kulak verelim;
alt
 
“Pek muhterem Sa'deddin Beyefendi;
 
Yusuf Kemal Bey, sözleşilen saatte defterimi kapıdan verdi ve Kadıköyü’ne gideceğini söyledi. Pazartesi gün saat ikide gelip diğer âyîn-i şerîf defterimi alacaktır. Bu karardan sonra bendeniz de kendisinin  defterini istedim ve zat-ı âlînize göndereceğimi de ilaveten söyledim. Muvafakat etdi (ve) verdi. Yalnız gün tayin edilmediği için her halde azami bir aya kadar yazılacakları ikmal edip defterin kendisine iadesi muvafık olacaktır. Çünkü bendenizden yazacağı âyînleri ikmalden sonra İstanbul’da pek fazla kalmaz zannediyorum. Emrinize tevfiken Yusuf Kemal Bey’in âyîn defteriyle arz etmiş olduğum âyîn-i şerîflerin fihristini takdim ediyorum. Şu vesileyle arz-ı tazimât ve ihtiramât eylerim efendim.
 
Seyyid Yakub Han Zade”
 
“Seyyid Yakup Han Zade” imzasıyla karşımıza çıkan bu ismin, pek uzun olmayan bir araştırmayla mûsikimizde nazariyat çalışmalarıyla ön plana çıkan önemli ilim adamı Abdulkadir Töre olduğunu anlıyoruz. Zira Töre’nin babası, son Kaşgar Emîri, sanatkâr ve politikacı Yâkup Han’dır ve Fususu’l Hikem Şerhi ile ünlüdür.9 Abdulkadir Töre’nin, bir kaç yerde daha “Seyyid Yakup Han Zâde” lakabını kullandığına rastladık. Ancak mektupta adı geçen Yusuf Kemal Bey’in kim olduğu konusunda kesin bir bilgiye ulaşmamız ne yazık ki mümkün olmadı. Umarız, zamanla bu kişinin kimliği de açıklığa kavuşacaktır. Mektupta söz edilen ayin-i şerif fihristi ise, defterin arasında zarfın dışında bulunan kağıtlardan birinde yer alıyor.
 
Mektupta, imza kısmından sonra küçük bir not daha ilave edilmiş. Okuyamadağımız bir isim dışında, bu notta da şu ifadeler var;
 
Yusuf Kemal Bey’in defterinin içinde Kamil Bey’e yazmış olduğu Nakşî (?) Dede’nin tercüme-i halini istinsahdan sonra iki üç gün zarfında fakirhaneye iade buyurulur ise kendisine gönderirim.”
 

Bütün bu ifadelerden anlaşıldığına göre, Abdulkadir Töre’ye ait bir ayin defteri, Yusuf Kemal Bey isimli şahıstan alınıp Sadettin Arel’e takdim ediliyor. Ayrıca Yusuf Kemal Bey’e ait bir ayin defteri de içindeki ayinlerin fihristiyle birlikte (ki bu fihrist de defterin arasında yer alan kağıtlardan biri) Sadettin Arel’e kopyalaması için veriliyor. Ancak bu kopyalama işleminin çabuk halledilmesi gerektiği, çünkü Yusuf Kemal Bey isimli şahsın İstanbul’da fazla kalmayacağı ifade ediliyor. Buradan, Yusuf Kemal Bey’in İstanbul dışında yaşadığı anlaşılmaktadır. Söz konusu bir ayin defteri de olunca, bizim tahminimizce, Yusuf Kemal Bey, Anadolu’daki Mevlevihanelerden birinde bir müzisyen, semazen yani bir derviş olabilir. Bunun bulunması için de ayrıca bir araştırma yapılması gerekmektedir. Nitekim Abdulkadir Töre’nin imzasından sonraki notta da yine Yusuf Kemal Bey’e ait ayin defterinin içinde yer alan Nakşî (?) Dede’nin tercüme-i halinden bahsedildiğine göre, bahsi edilen şahsın bir Mevlevi olduğu ihtimali güçlenmektedir.

Zarfın içinden çıkan ikinci kağıt, ilkinden farklı ve karışık bir el yazısıyla, farklı renk bir mürekkeple yazılmış. Bu yazının imzası oldukça zor okunmasına rağmen, el yazısındaki benzerlik ve imzanın sonundaki noktasız fakat açıkça okunan “ktâ” şekli, bizim bu imzanın Rauf Yektâ’ya ait olduğunu düşünmemize vesile oldu. Söz konusu ikinci mektubun kime yazıldığı da belli olmamakla birlikte, Arel’e yazılmış olma ihtimali oldukça yüksek. Rauf Yektâ bu mektubu, belki de defterlerini emaneten Arel’e ilettikten sonra yazdı ancak defterin kendisine iadesi mümkün olmadı. İşte mektupta yazanlar:
 
Muhterem Beyefendi Hazretleri;
Arasıra lüzumu olduğu için nezd-i âlînizdeki Arapça “Zeynü'l-Elhan” ile “Kenzü't-Tuhafın ve bir de Berlin’den fotoğrafları celb edilen eserin mukabeleleri icra buyuruldu ise lütfen kâtip beye bırakılmasını rica ederim. İnşallah pazartesi günü uğrar alırım. Şayet mukabelelerine vakt-i âlîleri müsait bulunmuyorsa müsait vakitlerim çok olduğundan kemal-i dikkatle mukabelelerini bizzat yapmak üzere nüsha-yı aslîleriyle beraber suretlerin de tevdîini ilâveten rica eder ve bu vesileden bi’l-istifade lâyezâl hürmetlerimi takdim ederim efendim.
Muhlîsiniz, Rauf Yektâ, 16 Ağustos 1934”
alt
Bu üslup harikası mektuptan sonra söyleyebileceğimiz tek şey, Rauf Yektâ Bey’in hazinesinden çıkan böylesine değerli eserlerin, Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesi raflarında kalmayıp, araştırmacılar tarafından hakkıyla değerlendirilmesi arzumuzdan ibarettir. Böyle bir vesileyle, Rauf Yektâ Bey’e, mektupların her ikisinin de muhatabı Hüseyin Sadettin Arel’e ve mektuplardan ilkinin yazarı Seyyid Abdulkadir Töre’ye Allah’tan rahmet dileriz.
 

 
1Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, İstanbul 1963 s. 52-58
 
2Mesut Cemil, Tanıdığım Mûsikîşinaslar, Mûsiki Mecmuası, Sayı: 19, s.21
 
3Dr. M. Nazmi Özalp, Türk Mûsikîsi Tarihi, M.E.B. İstanbul 2000, c.2, s.188.
 
4Dr. M. Nazmi Özalp, a.g.e. s.187.
 
5Bu konudaki serzenişlerin bir kısmı ve ayrıntılı bilgi için bkz. Süleyman Erguner, Rauf Yektâ Bey, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2003, s.57.
 
6Bedîî Mensî (Arel), “Bir mûsikînüvîs-i muâsır hakkında” [Çağdaş bir mûsikî yazarı hakkında], Şehbâl Mecmuası, 1 Mart 1325, sy.1, s.7.
 
7Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. J.D.Pearson, Oriental Manuscript Collections in the Libraries of Great Britain and İreland [Büyük Britanya ve İrlanda Kütüphanelerinde Şark Yazma Eserleri Koleksiyonları], London 1954
 
8Ahmet Hakkı Turabi, el-Kindî'nin Mûsikî Risâleleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, M.Ü. Sos. Bil. Enst. İstanbul, 1996.
 
9Dr. M. Nazmi Özalp, a.g.e. c.2, s.119