|
İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamında bu sene gerçekleştirilen enteresan ve sürpriz müzik etkinliklerinden biri hiç şüphesiz "Ramazan'da Caz" konserleriydi. Etkinlik kapsamında dünya çapında meşhur müslüman cazcılar, Ramazan vesilesiyle İstanbul'a geldiler ve Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun önü, Arkeoloji Müzesi gibi tarihî ve keyifli mekanlarda konser verdiler. Etkinlikte Anouar Brahem, Ahmad Jamal, Dhafer Youssef, Münip Utandı ve Dede Efendi Ensemble, İlhan Erşahin, Abdullah İbrahim, Aydın Esen ve İslam Blues projesiyle Kudsi Erguner sahne aldı. Ben şahsen yalnız Ahmed Cemal (Buradan itibaren Türkçe okunuşuyla yazmayı tercih edeceğim) konserini seyretme fırsatı bulabildiğim için bu konser üzerine izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım.

Konser için Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun kapısının önünde, dış avluya büyük ve güzel bir sahne kurulmuştu. Sandalyelerin sayısı ve bunların dışında sağda solda bulduğu bankı taşıyan ve çimenlere oturanları da düşünürsek konsere bir hayli ilgi olduğu aşikârdı. Ahmed Cemal tam vaktinde bembeyaz elbisesinin içinde sahnede göründü, samimi bir "Selamınaleyküm" ile seyirciyi selamladı; punduna gelen seyirci ise, memleketimizde nedense ironik bir şekilde "beklenmedik" olan bu selâma alışkın olmadığından mıdır, yoksa Ahmed Cemal'in değişik telaffuzundan mıdır bilinmez, selâmı biraz geç anladı, gecikmiş ve cılızca yükselen bir "heey, hooy" seslentisiyle cevapladı. Ahmed Cemal lafı uzatmadan konsere başladı. Henüz 15-20 dakika çalmıştı ki mikrofona doğru dürüst anlayamadığımız birşeyler mırıldanıp sahneden indi. Herkes şaşırdı, çoğu kişi bu harekete mânâ veremedi, fakat anladığım kadarıyla Ahmed Cemal 5 dakika sonra okunacak olan ezanın yaklaşmakta olduğunu bildiğinden ara verme ihtiyacı duydu. Yaklaşık 20 dakikalık bir aradan sonra Cemal arkadaşlarıyla tekrar sahneye çıktı ve durmaksızın çaldı. O yaştaki bir müzisyenin bu enerjiyle çalması gerçekten insana enerji veriyor. Şahsen kayıttan perküsif caz dinlemekten çok hazzetmem ama iyi yapılan perküsif ağırlıklı cazı canlı olarak dinlemek ayrı bir keyif. Nitekim Weather Report'un meşhur perküsyon ustası Badrena'nın bitmez tükenmez enerjisi ve motivasyonu ile Herlin Riley'nin davuldaki tek kelimeyle müthiş performansı, geceyi tam bir vurmalılar şölenine dönüştürdü.
Ahmed Cemal için ise çok fazla şey söylemeye lüzum yok. Kabiliyeti tartışılmaz bir büyük usta. Acayip, bol senkoplu, aksak-üstü ritmli ve hayli cafcaflı müziğiyle şahsiyetini belli eden bir müzisyen. Sahne üzerinde hiç yüksünmeden kalkıp solo çalmasını istediği arkadaşına işaret eden, soluna dönüp bir parmak işaretiyle kime nasıl çalması gerektiğini söyleyen, tam bir lider; küçük cazbantın modern Ellington'ı o. Konser sonunda bitmek bilmeyen alkışlarla 2 defa sahneye geri çağırılması, seyircilerin memnuniyetinin ve iyi ve samimi müziğe açlığının bariz bir göstergesi.
Konser ve organizasyon hakkındaki tenkidlere gelirsek… Bir defa maalesef ülkemizde büyük bir sorun olan ses düzeni meselesi yine apaçık meydandaydı. Baslar o kadar kötü tonlanmıştı ki, soloları haricinde kontrabası net duymak imkansızdı. Sadece devamlı bir dip uğultusu şeklinde bir bas partisi geliyordu kulağımıza. Neyse ki tonmayster arkadaş sololar esnasında egalizasyonda değişiklik yapıp, sesi de hafifçe açıyordu; bu şekilde en azından sololardan bizi mahrum bırakmadı. Bunun dışında hoparlörlerden gelen bir aşırı yükleme cızırtısı ara ara kaybolsa da genel dinleme keyfini olumsuz etkiledi. Ses mühendisi dediğimiz meslek erbabı gerçekte ses problemlerine çözüm üreten kişi olması gerekirken maalesef bu yönü fazlaca es geçiliyor; problemlere çözüm üretmek bir kenara, beceri eksikliğiyle problemin kendisini yaratan kişi dahi olabiliyor. Tabii bu konserin tonmaysterleri direkt üzerlerine alınmasınlar; bazen teknik yetersizlikler kısıtlayıcı ve problem yaratıcı unsurlar olabiliyorlar.
Organizasyondaki bir başka problem, seyirci alanındaki "organizasyonsuzluk"tu. Maalesef ne yapacağını bilmeyen, etkinlik tişörtü giydirilmiş görevli genç arkadaşlar devamlı surette bir sağa bir sola telaşlı telaşlı dolanıp göz konsantrasyonunu darma duman ettiler. Bu gibi organizasyonlarda görevlilere daha fazla sorumluluk ve ani çözüm üretme yetisine sahip kişilere daha çok yer verilmeli. Ayrıca caydırıcılık gücü olan badigardların eksikliği görülüyordu. Nitekim seyirciler arasında, Ramazan'da Caz konserine gelmiş ama muhtemelen ramazan kavramını çözememiş, konser esnasında bağıra bağıra telefonla konuşup, telefondakine küfrettikten sonra kendisini uyaran seyircilere de dönüp küfreden, medeniyetten nasibini almamış insanlar vardı; lakin bunu hemen tespit edip o densizleri dışarıya defedecek izbandut görevliler yoktu maalesef.
Bu gibi ufak problemler dışında çok keyifli, çok manidar bir etkinlik olduğunu itiraf etmek gerekir. Belki ömründe Ahmed Cemal'i ilk defa dinlemiş pek çok meraklının çıkıştaki seyyar CD standında satılan Ahmed Cemal CD'lerine büyük bir alâka göstermesi, tekil olarak bu konserin dahi ziyâdesiyle başarılı olduğunun ispatı olsa gerektir.
Şimdi yeri gelmişken bir tenkidde daha bulunmak istiyorum; her ne kadar bu tenkidin adresine ulaşacağını hiç zannetmediğimi esefle kabul etsem de bir şekilde bunu not etmek lüzumunu duyuyorum. Bu konserin sonrasındaki cuma günü, İstanbul'un herhangi bir semtindeki X camiinin kürsüsünde, X vaız (gerçekten tanımıyorum), vaaz ederken iyice gaza gelip "geçen gün yolda giderken "Ramazan Cazı" diye bir afiş gördüğü, "Ramazan Cazı" diye bir şeyin olamayacağı, bunların gençleri ramazanda camilerden uzak tutmak için uydurulan tuzaklar olduğu, bu amaçla Tanzimattan sonra Direklerarası'nın icat edildiği, şimdilerde ise bunlarla gençlerin tuzağa düşürüldüğü" şeklinde herzeler sıraladı. Densiz hocaefendinin Türkiye'de caz dinleyicisi profilinden haberi olmadığı; onu bırakın, güzel sanatlarla, müzikle, insanı insan yapan değerlerle alâkası olmadığı aşikâr. O akşamlarda, ramazanla pek (hatta hiç) ilgisi olmayan onlarca caz meraklısının içinde, bu anlamlı mekânlarda, dünyaca meşhur müslüman cazcıları ramazan vesilesiyle dinledikten sonra, çıkışta Sultanahmet Meydanı'ndaki tatlı ramazan telaşını görüp de Ramazan'a karşı bir sıcaklık, bir ilgi hissetmeye başlamış olma ihtimali dahi, bu etkinliğin belki hiç tasavvur edilmemiş güzel bir görevi de ifa ettiğini göstermez mi? Peki o mahalle camiinde o mesnetsiz vaazı dinlemiş olan, cazın ne olduğundan bile habersiz kendi halinde bir müslümanın kulağında caz kötü, mekruh, hatta günah bir şey olarak yer etmeyecek mi? Oldu mu şimdi? Böyle kültürsüz, mesnetsiz, densiz insan müsveddelerini mümkünse eğitip önce insan etmek, mümkün olmuyorsa dini görevlerden defetmek gerekir. Yetkilileri göreve çağırıyorum. 21. yüzyılın en önemli kozmopolit metropolü olan İstanbul'da böyle şeylere müsaade edilmemelidir.
|