Saz ve Söz Kasım 2006 Sayı 3

 

Saz ve Söz Kasım 2006 Sayı 3

 

KURAM, ÇALGI VE MÜZİK* (I.Bölüm)
Ersu Pekin
* Bu makale şurada yayınlandı:
Osmanlı Uygarlığı, yayına hazırlayanlar: Halil İnalcık, Günsel Renda,
c. 2, s. 1008-1043, Kültür Bakanlığı yayını, İstanbul 2003.

Giriş ya da yapısal öğeler

Osmanlı ülkesinde müziğin ne tür bir yapıya ve içeriğe sahip olduğuna bakmak, nasıl bir gelişim gösterdiğini izlemek, ne yazık ki yapıtların bestelendikleri dönemdeki icralarının, böylece müziğin ana öğesi seslerin elimizde bulunmaması nedeniyle, pek zordur. Bunun için, bir yanda müziğin kuramsal içeriğindeki durumu araştırırken, beri yanda zaman içinde oluşmuş yazılı verilerin, uygulamaya yönelik ipuçlarını da değerlendirerek sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.

17. yüzyıldan bu yana Osmanlı topraklarında, özellikle İstanbul'da yeniden bir kimlik kazanmış olan müzik, yatay eksende hareket eder. Anlambirimi, eski kuram kitaplarında -söz gelişi Safiyüddin'de- nağme denilen "perde"dir. Perde, tekrarlanması ve belirli kurallara göre sıralanması sonucu doğan yapının ana özelliğini taşıyan bir hücre özelliği gösterir; ama belli frekanstaki bir "ses" olarak da açıklanamaz. Perde, göstereni bir sözcük, gösterileni belli oran ilişkileri içindeki bir ses olan göstergedir. Söz gelişi nevâ sözcüğü, çargâh ile hüseyni perdeleri arasında, bunlardan belli uzaklıktaki nevâ perdesinin gösterenidir ve oluşan sesle birlikte nevâ göstergesini oluşturur. Bu perdeyi, komşu seslerle olan aralıklarını değiştirmeden pesten tize ya da tizden peste doğru giden ses ekseni üzerinde aşağı ya da yukarı taşımakla, yani fiziksel olarak frekansını değiştirmekle, nevâ kavramı hiç bir değişikliğe uğramaz. Bir perdenin var olabilmesi, bir diğer perdenin varlığıyla mümkündür ancak. Perde, kuramsal olarak gerçekleşebilmesini özüyle (nevâ ya da hüseyni olmasıyla), oranlanabilme (diğer bir sesle kıyaslanabilme) eksenlerinin bileşkesinde bulunmasına borçludur.

Perdeler tek başlarına bir işlev yüklenmezler; işlev kazanmaları art arda dizilmelerine bağlıdır. Birbiri peşi sıra dizilen perdeler, kendinden daha büyük başka birimleri ve göstergeleri oluştururlar. Perdelerin aralarındaki oran ilişkisi eşit olmadığı için, art arda dizildiklerinde oluşturdukları birimler de birbirinden farklıdır. Bu dizisel ilişki, "makam" denilen, dizgenin en büyük birimine giden eksenlerden biridir. Makam, göstereni bir perde, gösterileni perde paradigması olan dizge içinde bir başka göstergedir. Ama gene de bu dizinin tek başına bir anlamı olmaz. Anlam kazanması için bir başka ilişkiler eksenine ihtiyacı vardır. Art arda gelen perdelerin dizimsel ilişkileri, makamın oluşmasını sağlayan ikinci eksendir. Makamın dizisel ve dizimsel eksenlerine, ölçek söz konusu olmaksızın, içinde gizli olarak bulunan zaman kavramını da katmamız gerekir. Zaman, bu bağlamda, dizimdeki önceliklerle ilgilidir ve kullanılan perdelerle birlikte makamın ezgiyle bağlılaşımını kontrol eder. Ezgiyle makam arasında paradigmatik bir ilişki vardır. Ezgide, perdelerin dizisel ilişkisi makamdakine benzer; buna karşılık dizimsel yapı makama göre daha gevşektir. Zaman, yani ezgi bağlamında hangi sesin ne kadar uzun ya da kısa olacağı ise, ezgide, kavramsal olarak içerik değiştirir ve ezgiyi belirleyecek bir önem kazanır. Zamanın bölünmesinin kurallara bağlanması, bu bölümlenmenin güçlü-zayıf vurgular bağlamında zamanı yeniden yaratmak üzere düzenlenmesi "usul" denilen darplar dizgesini oluşturur.
 
Buraya kadar olan bölüm, müziğin herkes için geçerli, nesnel, kuramsal, eski kuramcıların deyişiyle "fen" yanını açıklar. Öznel olan ise bu oluşumun yapıt haline getirilmesiyle ilgilidir. Nasıl yapıt haline gelir bu perde-makam-ezgi ilişkisi? Burada "meşk" yöntemine kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Hat sanatından ödünç alınmış bir deyim olan meşk, bir öğrenim ve aktarım sistemidir. "Üstad" "şakird"ine, öğrencisine bildiklerini böyle öğretmiş, musıki kuşaktan kuşağa bu yolla aktarılmıştır. Meşkte yordam, zaten önceden bilinmekte olan usulü vurarak üstadın güfteyi ezgiyle okuması, öğrencinin ise tekrarlamasıdır. Nota kullanılmaz. Güfte ve usul ezberdedir. Kütüphanelerde, eski eserlerinin notaları yerine, pek çok güfte mecmuasının bulunmasının nedeni budur. Notanın kullanılmaması ya da belleğe dayalı olan bu yöntemin notaya baş vurmaması, çoğu zaman bir eksiklik olarak görülmüş ve gösterilmiştir. Oysa sözlü geleneğe dayalı bir sanat olan Osmanlı müziğinin, belki de en belirleyici yanını bu yöntemde bulmak mümkündür. Meşk, bir eserin her icrasında yeniden yaratılmasına olanak tanıyan bir yoldur.

Meşkin, kuşaktan kuşağa aktarılan müziğin uygulanmasında, farklılıkların oluşması na olanak tanıyan bir içeriği vardır. Farklılık oluşmasına yol açan birkaç faktörden söz edebiliriz: Birincisi, her üstadın müziği, bir başka üstaddan daha farklı algılaması, dolayı sıyla öğrencisine farklı aktarmasıdır. İkincisi, öğrencinin farklı algılamasıdır. Üçüncüsü ise, yüzyıllar içinde farklılaşan beğeni ölçütlerinin müziği de etkilemesidir. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla bu yolla gelen müzik yapıtının 17. yüzyıldaki özelliğini koruduğunu, üç yüzyıl sonra da aynı biçimde icra edildiğini düşünmek yanlış olur. Nasıl ki 19. yüzyılın ortalarında seslendirilen bir 17. yüzyıl yapıtının, icra bağlamında, nitelikleri değişmişse; 19. yüzyılın ortalarında bestelenen bir yapıt da, meşk yoluyla elde edilmiş kendinden önceki tüm özellikleri içerecektir. İki yüz elli yıl arayla bestelenen bu iki yapıtın gerek üslûp, gerekse yapısal benzerliklerinin nedenini bu birikimsel oluşumda aramak gerekir. Bu, meşkin içrekliğiyle ilgilidir.

Yeni eser bestelenmesi de bu yapı içinde gerçekleşmiştir. Bestecinin yaratıcılığının sınırları yapısal olarak meşkin içinde belirlenmiştir. Bestecinin ufku, meşkin toplumsal çözümlemesiyle sınırlıdır. Meşke katılan üstad-şakird ilişkisi, perde-makam-ezgi ilişkisinin değişimini, gelişimini de yöneten içrek bir ilişkidir. Yöntemin iç dinamikleri perde-makam-ezgi ilişkisini değiştirememiş, dış değişimlerin baskısı da meşk zincirinin kırılmasına yol açmıştır. Yeni eser bestelenmesinde 19. yüzyılın ilk yarısında Hammâmîzade İsmail Dede Efendi (1778-1846), içsel yenilenmenin sonuncusu olmuştur. Bundan sonraki yenilenmeler müzik dışı etkilerin sonucunda doğmuşlardır.

Osmanlı Devleti'nin henüz kuruluş aşamasını tamamlamadığı dönemlerde de, kuşkusuz, Anadolu'da müzik faaliyetleri vardı. Osmanlı'dan önce de yüksek sınıf ile halk arasında, aynı temele oturan bir müziğin var olduğunu biliyoruz. Bunun için kimi gayretler de olmuştur. Üst yapı kurumlarıyla alt kültürlerin ortak tek içerik düzleminde var olması düşüncesiyle açıklanabilecek olan bu faaliyetler, büyük ölçüde, Anadolu'da Osmanlı Devleti'nin kurulma evresinin yaşandığı 13. yüzyıl ile 15. yüzyılın başlarına kadar olan dönemde, İlhanlıların yönetimindeki Horasan, Tebriz, Bağdad gibi kültür merkezlerinde çalışan mimar, nakkaş, hattat, şair, musıkişinas gibi kimi sanatçı, bilim adamı ve düşünürlerin Anadolu'ya gelmeleriyle gerçekleşmiştir.Halkla "aydınların" aynı bilgiyi paylaşmaları projesi diye sınırlarını belirleyebileceğimiz bu çalışmaların merkezinde dil yatar. 13. yüzyıldan beri Anadolu'da Türkçe konuşma ve yazma çalışmaları sürmektedir.1
1 G. Tekin, "Türk edebiyatı: 13.-15. yüzyıllar", burada, c. II, s. 497-525.
Bir Önceki Sayfa

38

  39 Bir Sonraki Sayfa


IDéEFIXE Satış Ortağı