|
KURAM, ÇALGI VE MÜZİK* (I.Bölüm)
Ersu Pekin
* Bu makale şurada yayınlandı:
Osmanlı Uygarlığı, yayına hazırlayanlar: Halil İnalcık, Günsel Renda,
c. 2, s. 1008-1043, Kültür Bakanlığı yayını, İstanbul 2003. |
|
Giriş ya da yapısal öğeler
Osmanlı ülkesinde müziğin ne tür bir
yapıya ve içeriğe sahip olduğuna
bakmak, nasıl
bir gelişim gösterdiğini izlemek, ne yazık ki yapıtların
bestelendikleri dönemdeki icralarının, böylece müziğin ana öğesi seslerin elimizde bulunmaması nedeniyle,
pek zordur.
Bunun için, bir yanda müziğin kuramsal içeriğindeki durumu araştırırken,
beri
yanda zaman içinde oluşmuş yazılı verilerin, uygulamaya yönelik ipuçlarını
da değerlendirerek
sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.
17. yüzyıldan bu yana Osmanlı topraklarında, özellikle
İstanbul'da
yeniden bir kimlik kazanmış olan müzik, yatay eksende hareket eder. Anlambirimi,
eski kuram kitaplarında
-söz gelişi Safiyüddin'de- nağme denilen "perde"dir. Perde,
tekrarlanması ve belirli kurallara göre sıralanması sonucu doğan yapının ana özelliğini taşıyan
bir hücre
özelliği gösterir; ama belli frekanstaki bir "ses" olarak da açıklanamaz.
Perde, göstereni
bir sözcük, gösterileni belli oran ilişkileri içindeki bir ses olan
göstergedir. Söz gelişi
nevâ sözcüğü, çargâh ile hüseyni perdeleri arasında, bunlardan belli uzaklıktaki nevâ
perdesinin gösterenidir ve oluşan sesle birlikte nevâ göstergesini
oluşturur. Bu perdeyi,
komşu seslerle olan aralıklarını değiştirmeden pesten tize ya da tizden
peste doğru
giden ses ekseni üzerinde aşağı ya da yukarı taşımakla, yani fiziksel
olarak frekansını değiştirmekle, nevâ kavramı hiç bir değişikliğe uğramaz. Bir perdenin
var olabilmesi,
bir diğer perdenin varlığıyla mümkündür ancak. Perde, kuramsal olarak gerçekleşebilmesini
özüyle (nevâ ya da hüseyni olmasıyla), oranlanabilme (diğer bir sesle
kıyaslanabilme)
eksenlerinin bileşkesinde bulunmasına borçludur.
Perdeler tek başlarına bir işlev yüklenmezler; işlev kazanmaları art
arda dizilmelerine bağlıdır. Birbiri peşi sıra dizilen perdeler, kendinden daha büyük
başka birimleri ve göstergeleri
oluştururlar. Perdelerin aralarındaki oran ilişkisi eşit olmadığı
için, art arda dizildiklerinde oluşturdukları birimler de birbirinden farklıdır. Bu dizisel ilişki,
"makam" denilen,
dizgenin en büyük birimine giden eksenlerden biridir. Makam, göstereni
bir perde, gösterileni
perde paradigması olan dizge içinde bir başka göstergedir. Ama gene de
bu dizinin
tek başına bir anlamı olmaz. Anlam kazanması için bir başka ilişkiler
eksenine ihtiyacı vardır. Art arda gelen perdelerin dizimsel ilişkileri, makamın oluşmasını sağlayan ikinci eksendir.
Makamın dizisel ve dizimsel eksenlerine, ölçek söz konusu olmaksızın,
içinde gizli olarak
bulunan zaman kavramını da katmamız gerekir. Zaman, bu bağlamda,
dizimdeki önceliklerle ilgilidir ve kullanılan perdelerle birlikte makamın ezgiyle bağlılaşımını
kontrol
eder. Ezgiyle makam arasında paradigmatik bir ilişki vardır. Ezgide,
perdelerin dizisel ilişkisi
makamdakine benzer; buna karşılık dizimsel yapı makama göre daha gevşektir. Zaman,
yani ezgi bağlamında hangi sesin ne kadar uzun ya da kısa olacağı ise,
ezgide, kavramsal olarak içerik değiştirir ve ezgiyi belirleyecek bir
önem kazanır. Zamanın bölünmesinin kurallara bağlanması, bu
bölümlenmenin güçlü-zayıf vurgular bağlamında zamanı yeniden yaratmak
üzere düzenlenmesi "usul" denilen darplar dizgesini oluşturur.
|
|
|
|
Buraya kadar olan bölüm, müziğin herkes için
geçerli, nesnel, kuramsal, eski kuramcıların deyişiyle "fen" yanını
açıklar. Öznel olan ise bu oluşumun yapıt haline getirilmesiyle
ilgilidir. Nasıl yapıt haline gelir bu perde-makam-ezgi ilişkisi?
Burada "meşk" yöntemine kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Hat
sanatından ödünç alınmış bir deyim olan meşk, bir öğrenim ve
aktarım sistemidir. "Üstad" "şakird"ine, öğrencisine bildiklerini
böyle öğretmiş, musıki kuşaktan kuşağa bu yolla aktarılmıştır.
Meşkte yordam, zaten önceden bilinmekte olan usulü vurarak üstadın
güfteyi ezgiyle okuması, öğrencinin ise tekrarlamasıdır. Nota
kullanılmaz. Güfte ve usul ezberdedir. Kütüphanelerde, eski
eserlerinin notaları yerine, pek çok güfte mecmuasının bulunmasının
nedeni budur. Notanın kullanılmaması ya da belleğe dayalı olan bu
yöntemin notaya baş vurmaması, çoğu zaman bir eksiklik olarak
görülmüş ve gösterilmiştir. Oysa sözlü geleneğe dayalı bir sanat
olan Osmanlı müziğinin, belki de en belirleyici yanını bu yöntemde
bulmak mümkündür. Meşk, bir eserin her icrasında yeniden
yaratılmasına olanak tanıyan bir yoldur.
Meşkin, kuşaktan kuşağa
aktarılan müziğin uygulanmasında, farklılıkların oluşması na olanak
tanıyan bir içeriği vardır. Farklılık oluşmasına yol açan birkaç
faktörden söz edebiliriz: Birincisi, her üstadın müziği, bir başka
üstaddan daha farklı algılaması, dolayı sıyla öğrencisine farklı
aktarmasıdır. İkincisi, öğrencinin farklı algılamasıdır. Üçüncüsü
ise, yüzyıllar içinde farklılaşan beğeni ölçütlerinin müziği de
etkilemesidir. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla bu yolla gelen müzik
yapıtının 17. yüzyıldaki özelliğini koruduğunu, üç yüzyıl sonra da
aynı biçimde icra edildiğini düşünmek yanlış olur. Nasıl ki 19.
yüzyılın ortalarında seslendirilen bir 17. yüzyıl yapıtının, icra
bağlamında, nitelikleri değişmişse; 19. yüzyılın ortalarında
bestelenen bir yapıt da, meşk yoluyla elde edilmiş
kendinden önceki tüm özellikleri içerecektir. İki yüz elli yıl
arayla bestelenen bu iki yapıtın gerek üslûp, gerekse yapısal
benzerliklerinin nedenini bu birikimsel oluşumda aramak gerekir.
Bu, meşkin içrekliğiyle ilgilidir.
Yeni eser bestelenmesi de bu
yapı içinde gerçekleşmiştir. Bestecinin yaratıcılığının sınırları
yapısal olarak meşkin içinde belirlenmiştir. Bestecinin ufku,
meşkin toplumsal çözümlemesiyle sınırlıdır. Meşke katılan
üstad-şakird ilişkisi, perde-makam-ezgi ilişkisinin değişimini,
gelişimini de yöneten içrek bir ilişkidir. Yöntemin iç dinamikleri
perde-makam-ezgi ilişkisini değiştirememiş, dış değişimlerin
baskısı da meşk zincirinin kırılmasına yol açmıştır. Yeni eser
bestelenmesinde 19. yüzyılın ilk yarısında Hammâmîzade İsmail Dede
Efendi (1778-1846), içsel yenilenmenin sonuncusu olmuştur. Bundan
sonraki yenilenmeler müzik dışı etkilerin sonucunda doğmuşlardır.
Osmanlı Devleti'nin henüz kuruluş aşamasını tamamlamadığı dönemlerde
de, kuşkusuz, Anadolu'da müzik faaliyetleri vardı. Osmanlı'dan önce
de yüksek sınıf ile halk arasında, aynı temele oturan bir müziğin
var olduğunu biliyoruz. Bunun için kimi gayretler de olmuştur. Üst
yapı kurumlarıyla alt kültürlerin ortak tek içerik düzleminde var
olması düşüncesiyle açıklanabilecek olan bu faaliyetler, büyük
ölçüde, Anadolu'da Osmanlı Devleti'nin kurulma evresinin yaşandığı
13. yüzyıl ile 15. yüzyılın başlarına kadar olan dönemde,
İlhanlıların yönetimindeki Horasan, Tebriz, Bağdad gibi kültür
merkezlerinde çalışan mimar, nakkaş, hattat, şair, musıkişinas gibi
kimi sanatçı, bilim adamı ve düşünürlerin Anadolu'ya gelmeleriyle
gerçekleşmiştir.Halkla "aydınların" aynı bilgiyi paylaşmaları
projesi diye sınırlarını belirleyebileceğimiz bu çalışmaların
merkezinde dil yatar. 13. yüzyıldan beri Anadolu'da Türkçe konuşma
ve yazma çalışmaları sürmektedir.1
1 G. Tekin, "Türk edebiyatı: 13.-15.
yüzyıllar", burada, c. II, s. 497-525. |
|